İngiltere’nin Brexit-sonrası döneminde ne türden bir “gıda” politikası izlemesi gerektiğini anlatan Halkın Gıda Politikası metni, farklı tipte, farklı ölçekte ve farklı tabana sahip 150 örgütün yan yana gelerek “yazdığı” katılımcı alternatif önerisidir. Mevcut gıda sistemini dönüştürmek için örgütlenen sendikaların, mücadele örgütlerinin, topluluk inisiyatiflerinin, STK’ların, çevre örgütlerinin işbirliği içinde, sahici bir gıda egemenliği mücadelesi bu metnin yazım sürecinde bu grupların kaderini birbirine bağlamıştır. Halkın Gıda Politikası, farklı halk güçlerinin kaderlerini birleşmekte görmelerinin, aynı kaderi paylaşma zorunluluğunun, kendi kaderini tayin etme inisiyatifinin güçlü bir ifadesidir.

Mevcut gıda sistemi, kapitalizmin gelişmesine paralel, 19. yüzyıldan bu yana giderek tek tip ürün desenine dayalı, fabrikasyon ve hem insan bedenine hem de doğaya zarar veren bir forma büründü. Bu gelişmenin belki de en acı deneyimine de yine Britanya adası tanıklık etti. Kıtalararası ticaret, insan ve mal sevkiyatının bir sonucu da mikropların da kıtalar arası taşınır hale gelmesiydi. İrlanda’da 1845’te başlayıp 1851 yılına kadar süren ve halkın en yaygın tükettiği gıda maddesi patateste ortaya çıkan mikroskobik bir mantara bağlı olarak ortaya çıkan ve sonrasında da ithal tohumlara bağlı olarak devam eden gıda kıtlığı, ülkedeki patateslerin yarıdan fazlasının heba olmasına yol açtı. Bu acı deneyim sonrasında İrlanda’da 1 milyon kişi hayatını kaybetti, 2 milyon kişi ülkeyi terk etti. Amerika Birleşik Devletleri büyük bir göç dalgasıyla karşı karşıya kaldı. Britanya Adası’ndaki bu hafıza, Avrupa Birliği süreci sonrasında Ada’nın gıda geleceği hakkındaki tartışmaları da gündeme getirdi.

Küresel gıda sisteminin yarattığı etki ve sonuçların giderek genişleyen boyutlarının farkındalığına varmak, bu farkındalığın ölçeğini kurmak, tarımsal sistemin biyolojik çeşitlilik temelinde kurgulanmasını sağlamak, üreticilerin aynı zamanda çeşitliliğin sürdürülmesindeki rollerini görmek, gıda tüketicilerinin karşı karşıya kaldıkları dünya içinde nasıl konumlanmaları gerektiğine dair bir tartışma düzlemi sağlamak gibi izleklere sahip olan Ekoloji Kolektifi’nin bu metni Türkçe’ye kazandırması bu açıdan ne anlama geliyor?

Bütüncül Bağlam

Halkın Gıda Politikası, gıda meselesine yönelik çok önemli iki şey söylemektedir. Birincisi, gıda meselesi tarımdan sağlığa, enerjiden bilgiye, tüketim alanlarından finansa kadar bütünlüklü bir toplumsal meseledir. Dolayısıyla kamu, bütün imkan ve olanakları ile bu sürecin inisiyatifini almak zorundadır. İkinci olarak, kamunun bu inisiyatifi alması için, hem devlet organizasyonuna dair yapılması gerekenler vardır; hem de toplumsal aktörlerin örgütlenmesi, bir araya gelmesi ve mücadele etmesi için yapılması gerekenler.

Mevcut gıda sistemin getirdiği beslenme alışkanlıkları, alt sınıflar için kötü yaşam standartlarını bir kader olarak dayatmakta ve büyük kitleler için kötü beslenme bir yaşam biçimi haline gelmekte ve sıradanlaşmaktadır. İyi beslenme olanaklarına sahip olan sınıflar içinse iyi beslenme arayışı ruhsal bir saplantıya ve neredeyse hastalanma korkusunu beraberinde getiren akıl sağlığının yitimine kadar yol açan bir bireycileşmeye dönüşmektedir. İyi beslenme bir seçim veya kötü beslenme kişisel bir zorunluluk haline geldikçe de ruhsal ve fiziksel bozulma birbirine tamamlamaktadır. Bu nedenle de dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de nitelikli gıdaya erişim olanaklarının yitirilmesine karşı gıda sorunu bu bütüncül bağlamında tartışılması gerekmektedir.

Aktörler Arası Etkileşim

Türkiye’de tarımdan halk sağlığına, çiftçi örgütlerinden tüketici örgütlerine, farklı tipte, kapsamda ve farklı tabana sahip örgütler bulunmaktadır. Bu örgütler, tarımdaki dönüşüme, ekolojik tahribata, gıda güvencesizliğine ve süpermarketleşmeye dayanan neoliberal politikalara karşı mücadele eden pratikler kadar, gündelik gıda teminine odaklanmış yapıları da barındırmaktadır. Tarım, gıda ve halk sağlığı sorunlarının Türkiye’de sonuçlarını yaşamaya başlasak da bu sorunların çözümüne dair gerekli ve yeterli ilginin yoğunlaşmadığını, toplumsal bilincin içinde “iyi yaşama” pratiklerinin henüz yeni yeni filizlendiğini, güçlü taban örgütlerinin ve ittifaklarının oluşmadığını ve kamu gücünü hedefleyen güçlü bir toplumsal programın inşa edilemediğini de not düşmek gerekir.

Türkiye’nin çatışmalı ve çetrefilli kamu yapısı, çeşitlilik gösteren ve kendi içinde beraber çalışmaya ve alternatif politikalar üretmeye meyilli olmayan aktörleri, reaktif siyaset kültürüne alışkın muhalefeti, kurucu ve deneysel faaliyetlere şüpheyle bakan örgütlenme perspektifleri, toplumsal ve alternatif bir programın taban örgütlerinin bilfiil katılımı ve katkısıyla yazılmasının, güçleri birleştirmenin ve beraber mücadele etmenin önündeki temel engeller olarak görülebilir.

Sermayenin otoriter yönetim pratikleri ile örgütlendiği Türkiye’de elbette toplumsallaşmış bir kamu gücünü kullanmaktan bahsetmek risklidir. Zira mevcut haliyle katılımcılıktan uzak, popülist politika stratejileri üzerinden kendini var eden ve siyasi partilerin arka bahçelerine dönüşmüş belediyecilik pratikleri, klientelist ilişkilerin hakim olduğu yerel örgütlenmeler, ahbaplık ilişkilerine dayanan siyasi örgütlenmeler, başka bir kamu politikasının örgütlenmesi hususunda tahayyülümüzü ciddi oranda kısıtlamaktadır. Elbette Türkiye’de devletin örgütlenişi ve devlet geleneği de farklı ve katılımcı kamu örgütlenmesinin önünü sürekli daraltmakta, kamusal mücadeleleri sınırlandırmakta ve tahayyülümüzü verili statükoya hapsetmektedir.

Başka bir deyişle; tüketici olmanın refahına ve pazardan ürün satın alarak aktörleşmeye dönüşmüş alternatif gıda kamusallaşmaları, kamu gücünün kullanılmasını da devlet otoritesinin merkezi ve yerel temsilcilerine emanet etmektedir. Bu tarz gıda politikasında yurttaş bir tüketici olarak, ürünün geldiği yeri, menşeini, son kullanma tarihini bilme hakkına sahip bir uğraktır. Lakin, gıda bir varoluş alanı, bir toplumsal ilişkilenme biçimi, siyasal hayatın yeniden kurulacağı bir zemin olarak görülmemektedir. Gıdanın fiziksel bir mekan olduğu kadar, aynı zamanda bir tarih, bir kültürel bellek, bir siyasal hafıza olduğu da bu anlamda çoğu kez es geçilmektedir.

Dolayısıyla gıda politikası, kamunun yeniden inşasına yönelik bir müşterek savunusu şeklinde ortaya çıkmalı ve müştereklerin hatırlanmasına yönelik olgunlaştırılmalıdır. Halkın Gıda Politikası metni de tam olarak buna işaret edecek başlıklarda bütünlüklü bir perspektif sunuyor. Metni değerli kılan da bu bütünlüklü tartışma ve program çağrısı. Gıda-tarım-sağlık-kamu döngüsünde, halkın kendi gıda politikasını icat etmesi ve uygulaması talebi, bir müşterek olarak kamunun sermaye tarafından el konulmasına karşı verilen önemli bir mücadele olarak karşımıza çıkıyor. Lakin bu icat, bir geleneğe, kültürel ve biyolojik hafızaya yaslandığı ölçüde kamusal alan inşasında başarlı olabilecektir.

Açık ki bunun yapılmasının yegane yöntemi taban inisiyatiflerinin örgütlenmesi ve güçlendirilmesidir. Türkiye’de çiftçi, tüketici, tarım emekçisi, mühendis, fabrika emekçisi gibi farklı aktörlerin gıda alanında politika geliştirebilmesi için, Türkiye’nin mevcut dinamiklerini de göz önüne alarak örgütlenmesi, bir araya gelmesi ve “kamuyu” hedefleyecek politikalar üretmesi gerekiyor. Elbette böyle bir süre. Türkiye’nin kendi özgün aktör dinamiklerini, biyoçeşitliliğini, tarımsal yapısını, agroekolojik birikim ve zenginliğini, mevcut örgütlü yapılarını ve örgütsüz milyonlarca insanı kapsayacak strateji ve eylemleri hayata geçirmeyi, bütünlüklü bir perspektif geliştirmeyi zorunlu kılıyor. Halkın Gıda Politikası’nın böyle bir sürece ilham olması, Türkiye’de halkın gıda politikasını ifade edecek bir programın yazılım sürecine katkı sunmasını diliyoruz.

03.06.2018

Umut Kocagöz, Fevzi Özlüer