Küresel Sorunlar Karşında Yerel Hareketler: Bir Davet

1987’de Brundtland Raporu’nun yayınlanmasından bu yana geçen 30 yıllık dönemde oldukça geçer akçe olduğu kabul edilen bir söz vardı: Küresel düşün, yerel hareket et!

Bu yaklaşım küresel sorunlar karşısında, mevcut hal ve koşula uygun davranışlar geliştirmek ve bu davranışları da küresel sorumluklar kapsamında yerine getirme iradesinin adı olarak sloganlaşmıştı. 1992 yılında Rio Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi ve 1996’da Habitat 2 zirvesinin hemen ardından ortaya çıkan ve etkisini küresel toplumsal hareketler düzeyinde de gösteren bir söz öbeğiydi. Uluslararası kamu yönetimi politikaları açısından bu sözün karşılığı “iyi yönetişim” uygulamaları olarak işaret edilmişti. Uluslararası düzeyde iyi yönetişim, kamu, özel sektör ve sivil toplumun bir arada yöneteceği kamu poltikaları anlayışı olarak açığa çıkmıştı. Bu yaklaşımdan küresel iktisadi-siyasi güçlerin 2000’li yılların sonlarına doğru küresel kirizin de etkisiyle giderek uzaklaştığına şahitlik ettik. Neoliberal tekno-optimizm ve tarihin sonu anlayışına dayalı küresel yönetişim politikaları istenen düzeyde başarılı olamadı. 2000 yılında ortaya çıkan Binyıl Kalkınma Hedeflerinin (MDG), gösterge gösterge detaylandırılıp retorik bir zafer gibi sunulduğu Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SDG) de bu başarısızlığı örtmeye yetmedi.

Son 30 yılda krizler arasında serbest salınan Türkiye açısından da küresel yönetişim süreci, yerel yönetim politiklarının güçlendirilmeye başlandığı, sivil toplum odaklı Avrupa Birliği perspektiflerinin nispeten güç kazandığı, kamu mali yönetiminde şeffaflık, yönetişim, açıklık gibi kavramların konuşulduğu 2000’li yılların ilk 10 yıllık dönemine denk düştü. Ancak bu süreçteki adem-i merkeziyetçilik vurgusuyla ne sorunların küresel olma niteliği kayboldu ne de yerel hareketlerin toplumsal alanla ilişkilenmesi tastamam gerçekleşebildi. Küresel iktisadi kriz ve sonrasında alenileşen popülist eğilimler küresel düzeyde ulus-devletlerin daha da güçsüzleçeceği öngörüsü yerini daha merkezi devlet yapılarının almak zorunda olduğu bir dünyaya bıraktı. Türkiye de bundan payını aldı, alıyor. Bu merkezileşme eğilimi ise devletin çevre koruma, halk sağlığı, kültürel mirasın gelecek kuşaklara taşınması, yaşama hakkı gibi temel konulardaki fonksiyonlarının gelişmesine ise pek olanak tanımadı. Neoliberal devlet yapılanması, bu faaliyetlerden azade bir biçimde faaliyetlerine devam etti. Küresel çevre sorunlarını yok sayan, cevabı erteleyen veya teknik bir soruna indirgeyerek sermaye birikimini arttırmaya çalışan aktörler her koşulda daha çok tercih edildi. Neredeyse dünyanın pek çok ülkesinde 1998, 2001 ve 2008 krizleri sonrasında tam da bu eksende merkezi devlet yapılanmaları ortaya çıktı. Küresel bir savaş tehdidini her daim beraberinde getiren bu yıkım uygarlığı karşısında, merkez-kaç bir eğilimle son yıllarda ekoloji ve kent toplulukları açısından devlet yönetimine katılma olanaklarının aşındığına yönelik kabullerin de daha çok devlet-dışı ve ötesi gündelik hayat pratikleri inşa etmeye yönelik bir ivmeye içine girildiği gözlemlenmektedir.

Gündelik hayat pratikleri temelli mücadelelerin de iki biçimi olduğu anlaşılmaktadır: Bunlardan ilkinin yerel siyasal temsil mekanizmalarıyla ilişkilenerek hemşehricilik boyutunu kısmen aşmış olsa da daha çok yerel çevre sorunlarına odaklandığı ve bu sorunları yaşanılan bölgenin dışına çıkartmaya yönelik bir perspektifi olduğu anlaşılmaktadır. Örneğin, termik santrali, HES’i, taş ocağını durdurmak, kapattırmak, projeleri iptal ettirmek gibi. Bu perspektiflerin de birlikte hareket etmek için dayanışma ağları temelinde yanyana gelmek için çabaladığı anlaşılmaktadır. İkinci biçimin ise bireysel deneyimleri ön plana çıkartarak, iyi eğitim, iyi beslenme, atıksız yerel çevre gibi yöntemlere dayalı perspektiflerin bizatihi kendisini küresel sorunlara karşı yegane ufuk çizgisi olarak sunduğu anlaşılmaktadır. Özellikle büyük şehirlerde göreceli olarak iyi eğitim almış, kırsal yaşamı yer yer romantize eden ve tüketim kalıpları olarak orta sınıf ve üstü düzeye sıçramı yaklaşımladan, gıda egemenliği temelli gruplarlara kadar geniş bir yelpazede biçimlenen tüketim ağları, kooperatifler, topluluk temelli gıda üretim ve kolektif eğitim sistemleri üzerine kafa yorulduğuna şahitlik ediyoruz.

Bu iki yaklaşımın iç içe geçtiği, birbirini desteklediği, birbirinden beslendiği örnekler de bulunsa da sınırı aşan kirlilik, küresel savaş, küresel gıda krizi, iklim değişikliği, küresel kentsel yağma gibi küresel çevre sorunları ile kendi sorunları arasında politik bir etkileşim veya strateji kurma noktasında retoriğin ötesinde yer almadıklarını söylemek ise abartılı olmayacaktır. Her ne kadar, yerel ölçekte bu tür çaba ve pratiklerin sonuçları itibariyle küresel çevre sorunlarını etkileme, değiştirme potansiyeli olduğunu en baştan kabul etsek de bu yönde örgütlü bir çabanın olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu haliyle, küresel çevre sorunları karşısında yerel pratiklerin örgütsel ve politik perspektiflerinin son 30 yılda inşa edilen neoliberal siyasal hattı aşacak bir enerjisinin olup olamayacağı, bu perspektifin olanak ve sınırlılıklarının tartışılması ve konuşulmasıyla da ilgilidir. Bu bağlamda Türkiye’de kent-kır devamlılığında çevre mücadelesi içerisinde yer almakta olan Ekoloji Kolektifi olarak, eleştirel bir tutum takınarak, çabasının sınırlarını ve imkanlarını tartışmak üzere, yerelden küresel çevre sorunları üzerine düşünen kişi ve kurumlarla yanyana gelmeyi umuyor, sizleri tartışmaya davet ediyoruz.

Katılımcı bir çalıştay biçiminde ortaya koymak istediğimiz toplantının büyük sorusunu bu anlamda yeniden ortaya koymak gerekecek:

1.) Küresel şirketler ve otokratik devletleşme çağında, çevre mücadelesinin ölçeği yukarıda belirtilen bağlamlar doğrultusunda nasıl inşa edilmeli ve hangi araçlarla ne tip politikalar işlevlendirilmelidir?
2.) Çevre mücadelesinde yerel ne kadar yerel, küresel ne kadar küreseldir?
İlgili tüm taraflara açık çağrımızdır.

Tarih: 9 Haziran 2018
Saat: 10:00 – 18:00
Yer: Neva Palas – Esat Caddesi No:32 Küçükesat/Ankara
İletişim: Fevzi Özlüer- fevziozluer@gmail.com